

12 Eylül 2006
Mimarlık ve onun ürünü olan yapı, 80 sonrasının müteşebbis ve delişmen kentli ortamlarında birbirinden oldukça kopuk iki kanalı kullanarak öncekinden daha sık yer aldı. Yapı, ya cisminin ta kendisiyle güncel politikanın etkili bir malzemesi oldu, ya da biçimlenişinin oluşturduğu görsellikle güncel temayül –trend- mekanizmaları içinde ortamı meşgul etti. Bu dönemde, ikincinin birinciye oranla hem çok daha cılız, hem de birincinin yararcı gerçeklikleriyle karşılaştırıldığında oldukça naif bir kanal olarak geride kaldığı kolayca savlanabilir.
Mimarlık dünyasının dışındaki bu yeni ortam, aynı zamanda o yapıları üreten mimarları da o güne dek hiç olmayan bir biçimde gündeme taşıdı. Artık bazı yapılar, yıllardır mimarlık dünyasını üzen bir biçimde sadece o dünyanın kendi içinden konuşulmaktan çıktı. Dahası kimi yapılar veya projeler, hep yakınıldığı gibi yatırımcı veya yapımcılarının değil, mimarlarının ismiyle anılır oldu. Ve bugün artık mimarların dışında meraklı bir izleyici topluluğundan söz edilebilir. Bu grup, sadece doğrudan ulaşabildiği sayısal verileri değil, projenin başarısını koşullayan tasarım motivasyonlarını dahi sorunsallaştırıyor. Hatta mimarlık dünyasını bu kere de tersinden kızdıracak bir girişkenlikle akıl yürütüyor, ayrıştırıyor ve fikrini söylüyor.
Bugün, mimarın mimarlık dünyası dışında da önemsenmesi, hatta kendisinin bile şaşıracağı bir abartı ile yüceltilmesinin yanında, hatta belki de karşısında, kendi iç dünyasını genişletemediği ve zenginleştiremediği oranda dış ortam tarafından hafife alınma tehlikesi de söz konusu. Bu karşıtlıkla modern dünyanın kimi meslek içi ve meslek dışı ortamlarının bir şekilde birbirine yaklaşmasını, karışmasını ve giderek homojenleşmesini birlikte düşünmek ilgi çekici olacaktır. Ancak son dönemde mimarlık ortamının kendi kendisini yeniden üretmekte ne kadar zorlandığı ve giderek kavruklaşma tehlikesiyle hangi oranda yüz yüze geldiği konusu ise uzunca konuşulmayı hakediyor. Bu konuşma, bulunduğu yeri koruma güdümüyle davrananların ve hem kendisinden, hem de dünyadan pek memnun olanların sayısının şaşırtıcı bir hızla arttığı bir ortamda, mimarlığın nasıl ve ne oranda toplumsallaşabileceği konusundaki bir tartışmayı da tetikleyebilir. Dahası bu sığ ve kendi içine kapalı durum, hiç de Türkiye’ye özgü değil.
Milli Reasürans Sanat Galerisi, 27 Haziran – 15 Temmuz 2005 tarihleri arasında Ali Konyalı, “Doğu Karadeniz’de Kırsal Mimari” sergisini düzenlemiş ve büyük ilgi çekmişti. Sergi için Prof. Dr. Afife Batur editörlüğünde hazırlanan kitap da, yayınlandığı tarihten beri pekçok sanatçıya hem referans, hem de ilham kaynağı oldu. EAA da içinde bu tür kaynaklardan beslenen mimarların bulunduğu bir topluluk. Galeri’nin bu kere ev sahipliği yaptığı EAA-Emre Arolat Architects, “…nazaran,” sergisi, 12 Eylül – 14 Ekim tarihleri arasında izlenebilecek. Mimarlığın ve tasarımın modern dünyada fazlasıyla talep edilir bir fenomene dönüştüğü, ancak paradoksal olarak kendi kendisini anlamlı bir biçimde yeniden üretmekte zorlandığı bir tür tıkanıklık dönemine denk gelmesi açısından ilgi çekici olmaya aday.
Emre Arolat bugün 43 yaşında olan bir mimar. Güzel Sanatlar Akademisi’nden mezun olduktan hemen sonra Amerika’ya giderek Metcalf and Associates bürosunda bir yıla yakın çalıştı. 1987 yılında Türkiye’ye dönüp annesi ve babası tarafından kurulan Arolat Mimarlık firmasında çalışmaya başladı. Yaklaşık 17 yıl süren bu ortak çalışmanın ardından, mimar Gonca Çırakoğlu (O.D.T.Ü.) ile EAA-Emre Arolat Architects firmasını kurdu.
EAA, Havalimanı, konut yerleşmeleri, müze, konser salonu, spor tesisleri, büyük yönetim ve ofis yapıları, eğlence yapıları, alışveriş merkezleri, turizm yapıları, kentsel dönüşüm ve yenileme projeleri gibi pekçok farklı ölçek ve konuda ürünleri olan; mimarlar, mimarlık öğrencileri ve diğer yardımcılardan oluşan yaklaşık 30 kişilik bir atölye ve “durum” odaklı bir mimari tasarım pratiğini sürdürmeyi ve bunu kendi iç potansiyelleri üzerinden geliştirmeyi amaçlıyor. Her projenin, her özel durumun kendi sorunlarını tanımlamak, özel verilerini ayrıştırmak ve olabildiğince çok katmanlı bir tarifle özgülleşen durumun cevaplarını aramak üzerine kurulu bir pratik bu. Bildik üslupları, mimarlık akımlarının motivasyonlarını ve tasarım alışkanlıklarını zaman zaman devreye sokan, ancak bunlara kayda değer bir yatırımı her defasında erteleyen bu yönelim, ortaya çıkarılan yapıların görünüşlerindeki akrabalıktan medet uman ve ortamda hayli yaygın olan bir tür tutarlılık tarifini de sorunsallaştırır. Bu tür bir telakki, söz gelimi her projede yüzleşilen durumun özgül parametrelerini gevşeten ve tüm güdülenmesini olabildiğince sade, duru ve arınmış bir yapıya ulaşmak yönünde belirleyen bir tasarım öngörüsünü, koşulsuzca dışavurumcu veya polifonik olmaya niyetli olandan kesin çizgilerle ayırmaz.
Bir tür “tropizm” olarak adlandırılabilecek bu yönelimin, (varsa) kendi iç tutarlılığının izlerine, kurulacak olanın her defasında yeniden tariflenmesi sürecindeki farkındalık arayışı üzerinden ulaşılabilir. Bu arayış, sağlıklı, yetişkin ve uygar insanın sahip olduğu iddia edilen türden “yetkin” bir tutarlılığı hedeflemez. Hatta böylesi bir tutarlılığa asla ulaşılamayacağını sezer ve dünya bir kez bu biçimde kavranmaya başlanınca, ondaki aykırılıkları anlamayı ve ciddiye almayı önemser. Yaratıcı özne, tıpkı ortaya koyduğu ürün gibi, kendisinin de bu aykırılıklardan büsbütün azade olmadığını hisseder. Tutarlı dizgeler oluşturmak, garantiye oynamak ve işine gelenle yetinmek yerine, kendini sorgulamak durumunda olduğunu düşünür.
Bu süreç, onu koşullayan öznenin bireysellikleri ve kendisinde yeniden bulgulayacağı düşsellikler üzerinden, giderek derinleşmeye açık olan bir cazibe kazanır. Bu noktada, farkındalığın yanında devreye girmesi beklenen fenomen ise bilinçtir. Bilinç, madde ile zeka arasına açılan alandaki çok katmanlı ve ikircikli oyunu, tutku, sezgi, bilgi, ve görgü çerçevesi içinde bir yerlere oturtmaya zorlar. Yapıt, üzerinde çalışmanın her daim sürdürülebilir olma potansiyellerini bilerek terkeder, yarım kalmışlığın ve ikirciğin varlığı ile, olgunluk arayışının beyhudeliğini unutmadan projeleşir.
EAA sergisi, sözü edilen bu aykırılıkların, projelere konu olan farklı parametrelerin tasarım sürecinde hangi ölçütler üzerinden ayrıştırıldığını, ne tür verilerin, hangi kıstaslarla öncelendiğini, herhangi bir genelleme yapmadan, olabildiğince dolaysız bir kanaldan izleyiciye aktarmayı hedefliyor. Bu bağlamda, atölyenin ürünlerinin bir kısmı kendi içlerinde gruplanarak, diğer bir bölümü ise tekil olarak sunuluyor. Toplam 28 projenin detaylı bir biçimde yer alacağı sergide, basılı malzemenin yanısıra, atölyede üretilmiş olan çalışma maketleri ve küçük boyutlu 7 ekrandan aktarılacak kısa filmler olacak.